hekartes.sitemynet.com
Ana Sayfa... Su Altı Resimleri ve Dalış Merkezleri Su Altı Mitoloji Sinema Dinlediklerim Heykel Fotoğraf Pavese Hayyam Hayyam'in Rubaileri.. Düşünürler Eski İsimler Pedro Almodovar Sairler ve Siirleri Hekartes kim?? Tuhaf Kelimeler Felsefe Akımları Felsefe Konuk Defteri...

Pavese


Cesare PAVESE

(enginden..)

1908'de İtalya'da Santo Stefano Belbo'da doğdu. Çağdaş İtalyan edebiyatının en önemli temsilcisi, yenigerçekçilik akımının kurucusu sayılır. Ailesiyle birlikte yaz aylarını doğduğu köydeki çiftliklerinde geçirdiği için köy ve çevresindeki kırlar, tepeler ilk şiirlerini etkiledi. Ayrıca olgunluk döneminin en başarılı romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri'ne esin kaynağı oldu. Babasını küçük yaşta kaybetti. Geçim sıkıntısı nedeniyle Santo Stefano Belbo'daki çiftlik de satılınca çok sevdiği kırlardan ve tepelerden uzaklaştı. Gençlik yıllarından başlayarak yalnızlıktan hoşlanan, içe dönük biri oldu. Torino Üniversitesi'nde edebiyat okudu. İngiliz ve Amerikan edebiyatıyla yakından ilgilendi. 1933'te kurulan Einaudi Yayınevinde görev aldı, anti-faşist çalışmaları yüzünden 1935'te tutuklandı, 1 yıl hapis yattı. 1950 yılında yazarlık hayatının doruğuna ulaştı. Ama özel hayatında yalnız ve bunalımlıydı. Sonu gelmeyen aşk ilişkileri onun hayata olan bağını kopardı, sık sık intiharı düşünmeye başladı. 1950 Nisanı'nda, Yalnız Kadınlar Arasında adlı kitabına verilen Strega Ödülü'nü aldıktan sonra Torino'da bütün özel kâğıtlarını yok etti. 26 Ağustos 1950'de bir otel odasında uyku hapı alarak yaşamına son verdi.....

..ŞİİRLERİ..

ÖLÜM GELECEK VE SENİN GÖZLERİNLE BAKACAK

Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak -
sabahtan akşama dek, uykusuz,
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz, bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün, ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.

Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.



Cesare PAVESE

Çeviren : Bedrettin Cömert

ÇALIŞMAK YORAR

Evden kaçmak için yolu geçmeyi
yapsa yapsa bir çocuk yapar.
çocuk değil ki artık
bütün gün sokaklarda sürten bu adam
üstelik evden de kaçmıyor.

Hani yaz ikindileri vardır
meydanlar bomboş uzanır batan güneş altında,
geçip gereksiz bitkilerle bir bulvardan
durur yalnız adam.
Değer mi bunca yalnızlık, gittikçe daha yalnız olmak için?
Boştur yollar meydanlar yalnız gezildiğinde.
Oysa bir kadın durdurmalı
konuşup da birlikte yaşamaya inandırmalı,
yoksa hep kendisiyle konuşur insan. bunun için de
kimi vakit körkütük olur geceleri
ve anlatır durmadan, anlatır yapıp edeceklerini.

Böyle ıssız meydanda bekleyerek
rastlanmaz elbette kimseye, ama dolaşırken sokakları
durduğu olur insanın şöyle bir.
Olsalardı iki kişi, başka olurdu ev
sokaklarda bile. Kadın olurdu, değerdi dolaşmaya.
Gece kimsecikler kalmaz meydanda
Oradan geçen bu adam görmez
yararsız ışıklar içinden evleri
kaldırmaz artık gözlerini.
Kaldırımları dinler yalnızca
kendininkiler gibi nasırlı ellerin döşediği.
Doğru değil ıssız meydanlarda kalmak.
Mutlaka yolda olmalı o kadın
yalvarsan eve çeki düzen verecek.


Cesare PAVESE

Çeviren : Bedrettin Cömert

TEPEDEKİ EV

İtalyan edebiyatının en önemli adlarından biri olan Cesare Pavese romanlarında ve şiirlerinde çağdaş dünya sorunlarına, bu sorunları yaşayan insanların yazgılarına eğilmiş genç bir yazardı. Daha kırk iki yaşındayken 1950 yılında intihar ederek yaşamına son veren Pavese, Tepedeki Evi yaşamının son yıllarında kaleme almıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın bitimine yakın bir dönemde, faşistlere karşı yürütülen iç savaş sırasında kentten kaçıp uzaklara, çocukluğunun geçtiği yerlere giden öğretmen Corrado, geçmişte kısa süreli bir ilişki yaşadığı kadınla karşılaşır. Yaşadığı dönemin katı gerçeğinden ve belirsiz bir gelecekten kaçarken, savaşın acımasızlığından, anlamsızlığından derinden etkilenir, Savaş bir gün biterse, der, şunu sormalıyız kendimize: Peki ya ölenleri ne yapacağız? Neden öldüler

YALNIZ KADINLAR ARASINDA

İtalyan edebiyatında yenigerçekçilik akımının kurucusu sayılan Cesare Pavese, bu yapıtında kadınların dünyasına eğiliyor ve günlük gerçeklerin ötesine geçerek, insanı saran büyük yalnızlığın ve hüznün romanını yazıyor. Çocukluk yıllarını geçirdiği Torino'ya, bu kez bir iş kadını olarak dönen Clelia'nın resim sergilerinde, bohem çevrelerde karşılaşıp dostluk edeceği genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınlar, erişemeyeceklerini bildikleri bir mutluluğun peşinde ömür tüketirler. Mutluluğun anahtarı kimisi için erkektir, kimisi için eşcinsellik, kimisi için para, kimisi için de ölümdür. Clelia'nın, bir otel odasında intihara giriştiğine tanık olduğu gencecik Rosetta ile kuracağı dostluk, Rosetta'yı yaşama bağlayabilecek midir? Sorunun yanıtını yine Torino'da, yine bir otel odasında 27 Ağustos 1950'de yaşamını kendi elleriyle noktalayan Cesare Pavese veriyor. Yalnız Kadınlar Arasında, dostlukların, başlamadan biten aşkların, umutsuzluğa dönüşen umutların ve büyük yalnızlıkların romanı. Her Pavese romanı gibi bir çırpıda okunuyor ve okur ancak son satıra ulaştığında, Pavese'nin kırık dökük cümlelerle anlattığı öykünün gizlediği derinlikleri kavrıyor.

YOLDAŞ

Belki de, çevresini saran yalnızlık ve hüznün sınırlarını parçalayabilmek için, yaşamını bir otel odasında kendi elleriyle noktalayan Cesare Pavese (1908-1950), Yoldaş'ta, geleneksel çizgisinden ayrılarak, geleceğe umutla bakıyor ve bir siyasal bilinçlenmenin romanını yazıyor. Burjuva sınıfından gelen gençlerin faşizmin son yıllarında yaşam ve tarih karşısındaki tavırlarının birçok romana konu olduğunu, ama proleter gençlerin ele alınmadıklarını belirten yazar, Yoldaş'a kahraman olarak işsiz, eğitimsiz küçük burjuva Pablo'yu seçiyor. Cesare Pavese romanlarının belki de en önemli kadın kahramanı Linda'nın huzursuz aşkı, halk kadını Gina'nın sevecen yüreği, Pablo'nun büyük kentler aracılığıyla toplumsal dayanışmayı öğrenmesi, bu arada kahvelerden, meyhanelerden, hapisanelerden insan manzaraları, Yoldaş'ı bir solukta okunan bir roman yapıyor. Yaşamın anlamı üzerine, dostluklar üzerine, `yoldaşlık' ve `umut' üzerine bir roman Yoldaş.

YAŞAMA UĞRAŞI

Ilkgençlik yıllarının geçtiği köy ve çiftlïk ortamı, Cesare Pavese' nin ilk şürlerine olduğu kadar Ay ve Şenlik Ateşleri adlı ilk romanına da esin kaynağı oldu. Çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Lisedeyken iki yakın arkadaşının intiharları, Pavese'yi çok etkiledi. Ondaki `intihar' eğilimi, böyle başladı. Üniversitede edebiyat okudu. Amerikan edebiyatının dev yapıtlarını İtalyanca'ya çevirdi. Özgürlük ve demokrasi ağırlıklı çevirileri ve yazılan yüzünden Faşist yönetimce tutuklandı, bir yıl kadar hapis yattı. `Kısık sesli bir kız'a aşık oldu. Bu aşk, Cesare Pavese'yi, içedönüklükten ve aşağılık duygusundan kurtarmıştı. Ancak `kısık sesli kız'ın alaycı sözleri, yazarı yine `intihar' düşüncesiyle yüz yüze getirdi. Kadınlardan nefret eden, karamsar bir insan oldu. İlerleyen yıllarda iki kez evlenmeye kalktıysa da, olmadı. Hayal kırıklıklarıyla dolu bir yaşamı 1950 yılına kadar sürdürebildi. Yalnız Kadınlar Arasında adlı romanına, İtalya'nın en büyük edebiyat ödülü olan Strega Ödülü verilmişti. Ödülünü almak üzere, Roma'ya bir uyurgezer gibi gitti. Ödülü aldıktan sonra, 1935 yılından beri tuttuğu bu günlük dışındaki bütün yazılarını, notlarını yok etti ve 26 Ağustos 1950'de, küçük bir otel odasında, uyku haplarıyla intihar etti. Bu günlükte gündelik olaylardan çok, bu büyük yazarın sanatıyla ilgili düşüncelerini bulacaksınız

OKUMAK

Yazarları yazmayan kitlelere karşı açıklığa, sadeliğe, büyük dikkate davet etmekten bıkmamak gerektiği doğrudur, ancak zaman zaman herkesin okumayı bildiğinden kuşkulanmaya başlanılır. Okumak çok kolaydır, derler kitapların uzun pratiğinin yazılı söze her türlü saygıyı elinden aldığı kişiler; ne ki kitaplardan daha çok nesneler ya da insanlarla uğraşan kişi, sabahleyin çıkmak ve akşamleyin katılaşmış olarak dönmek zorundaki kişi, rastlantıyla bir sayfa üzerinde yoğunlaştığında, gözünün önünde bıktırıcı ve tuhaf, gittikçe gözden yiten ve aynı zamanda güçlü, saldıran ve cesaretini kıran bir şey görür. Bu kişinin ötekilerden daha fazla okumaya yakın olduğunu eklemeye gerek yok.

İnsanlar için söz konusu olan, kitaplar için de geçerlidir. Onları ciddiye almak gerekir. Ama işte bu nedenle onları putlaştırmaktan, yani tembelliğimizin araçları yapmaktan kendimizi alıkoymalıyız. Bu anlamda, kitap ortamında yaşamayan ve onları açmak için çaba gösteren insanın bir alçakgönüllülük, güçlü bilinçaltı sermayesi olması gerekir. Bu sermaye sözlere saygı ve anlayışla yaklaşmasını sağlar. Sözlerle de sevilen bir kişiye yaklaşılır. Ve bu, “kültür”den çok daha değerlidir, hatta gerçek kültürdür. Ayrıca başkalarını anlama, başkalarına karşı iyilikseverlik gereksinimi kendini anlamanın ve sevmenin tek biçimidir: kültür onlarla başlar. Kitaplar insan değildir, ona kadar ulaşmak için araçtır; kitapları seven ama insanları sevmeyen kişi kendini beğenmiş ya da lânetin biridir.

Yaşamın her alanında okumaya bir engel vardır ve her zaman aynısıdır: aşırı güvenlik, alçakgönüllük yoksunluğu, ötekini, değişik olanı kabul etmeyi reddediş. Birinin daha ileri demiyorum ama başka türlü gördüğünün inanılmaz keşfiyle her zaman yaralanırız. Korkunç alışkanlıkla biçimleniriz. Pek fazla olmasa da çocuklar gibi şaşırmayı severiz. ?aşırma kendimizden gerçekten çıkmayı, belki daha tehlikesini bulmak için dengemizi yitirmeyi dayatmaya görsün, surat asar, tepinir ve gerçekten çocuklaşırız. Düşüncelerimiz, beğenilerimiz vardır ve haklı olarak daha önce kitaplar okumuşuzdur: bir şeye sahibizdir ve bütün sahipler gibi bu bir şeyin üzerine titreriz.

Ne yazık ki hepimiz okuduk. Ve sık sık olduğu gibi, nasıl en gösterişsiz burjuvalar bile büyük dünyanın becerikli serüvencilerinden daha çok yapmacık kurallarına ve sınıflarının önyargılarına tutunurlarsa, bir şey okuyan bilgisiz de aldığı beğeniye, sıradanlığa, önyargıya sıkı sıkıya sarılır ve o günden sonra, başka şey okursa, her şeyi bu ölçüye göre yargılar ve hüküm giydirir. En sıradan görüşü benimsemek ve herkesin olurunu aldığından emin olarak ona sarılmak çok kolaydır. Her türlü çabanın bittiğini ve güzelliği, gerçeği, adaleti tanıdığımızı düşünmek çok kolaydır. Kolay ve korkakçadır. Bu, zaman zaman bir dilenciye bir liret vermekle insana karşı o sonsuz ve korkunç iyilimseverlik ödevinden kurtulduğunu sanmak gibi bir şeydir. Yine burada saygı ve alçakgönüllük olmaksızın hiçbir şey yapamayız: alçakgönüllülük kibir ve tembellik özümüzde bize hava delikleri açar, saygı ise ötekinin, değişik olanın, neyse öyle olan yakının onuru konusunda bizi ikna eder.

Kitaplardan söz ediliyor. Oysa sesleri ne kadar sade ve açıksa, onları yazanlara o kadar acı ve gerginlik yarattıkları bilinen bir şeydir. Dolayısıyla kendi kişiliğini ortaya koymadan onların içine girmeyi ummak yararsızdır. Okumak kolay değildir. Bazen eğitim görmüş, bilgi ve beğeni dünyasında rahatça devinen, okuma zamanı ve araçlarına sahip olan kişinin çoğu zaman ruhsuz, insan sevgisi konusunda ölü, sınıfının bencilliği içinde kabuk bağlayıp katılaştığı olur. Oysa yaşama olduğu gibi bu dünyaya da düş gücü ve düşünce esinleyebilen kişi, neredeyse her zaman yine temellerden yoksundur; öteki dillerin alfabesinden yoksundur, ne zamanı ne de gücü vardır ya da daha kötüsü, kendisinden değerleri saklayan ya da onları bozan yapay bir hazırlıkla, bir tür propagandayla bozulmuştur. Bir fizik kitabıyla, bir hesap metniyle, bir dilin dilbilgisiyle yüzyüze gelen kişi özel bir hazırlığın, bu yeni okumadan yararlanmak için minimum kavramın gerektiğini bilir. Kaç kişi bir romana, şiire, denemeye, derin düşünmeye yaklaşmak için buna benzer bir teknik bilginin gerektiğinin farkındadır? Ve üstelik bu tektik kavramlar ötekilerden son derece daha karmaşık, ince ve ele avuca gelmezdir ve hiçbir ders kitabında bulunmaz. Herkes bir öykünün, şiirin bir fizikçiye, veznedara ya da bir uzmana değil, onların içindeki insana seslendiğinden, doğal olarak herkesin ulaşabileceği şey olduğunu düşünür. Yanlış buradadır. İnsan başka şey, insanlar başka şeydir. Ve ayrıca şairlerin, öykücülerin, filozofların mutlak insana, soyut insana, İnsan’a seslendiklerine inanmak aptalca bir efsanedir. Bir dönemin ve belirli bir durumun bireyine, özellikle romanlar okuduğunda özel sorunlarla karşılaşan ve onları kendince çözmeye çalışan bireye seslenirler. O zaman romanları anlamak için kendini döneme oturtmak ve sorular sormak gerekmektedir; bu da bu alanda her şeyden önce dilleri, dillerin gerekliliğini öğrenmek gerektiği anlamına gelmektedir. Yazar alışılmamış bir sözcüğü, tonu, bir cümle kuruluşunu seçmişse, sözcüklerin ve cümle kuruluşlarının daha düzenli, daha kolay ya da sadece değişik olduğu önceki okumalar adına onu hemen mahkum etmemesi gerektiğine, en azından buna hakkı olmadığını kendisini inandırmalıdır. Bu dil olayı en yakıcı değil, en dikkat çekici olaydır. Gerçekten de adını hak eden yazarda her şey dildir ve haklı olarak insanın kendini çok canlı ve bir sözcük, bir ton değişikliği, bir ritm seçiminin tutum ve töre, hatta siyaset sorununa dönüştüğü bir dünyada bulabilmesi için onu anlaması yeterlidir.

Burada duralım. Sanat adı verilen şey ciddi bir şeydir. En azından töre ya da siyaset kadar ciddidir. Ancak her birini açıklık -başkalarına karşı iyilikseverlik, kendimize karşı katılık- arayışı olan alçakgönüllükle ele almak zorundaysak, yazılı bir sayfa önünde bizim insanlar olduğumuzu ve bir insanın bize konuştuğunu hangi hakla unutabiliriz.


Türkçesi: Aytekin Karaçoban

YORUMLAR

TÜRKÇE'YE ÇEVRİLMİŞ ESERLERİ

ÖYKÜ:
Ağustosta Tatil

ROMAN:
Ay ve Şenlik Ateşleri
Güzel Yaz
Senin Köylerin
Tepedeki Ev
Yalnız Kadınlar Arasında
Yoldaş
Tepelerdeki Şeytan

GÜNLÜK:
Yaşama Uğraşı

DÜZYAZI ŞİİR:
Leuko ile Söyleşiler

..KİTAPLARI..

AY VE ŞENLİK ATEŞLERİ

Yaşamını bir otel odasında kendi elleriyle noktalayan, çağdaş İtalyan edebiyatının büyük ustası Cesare Pavese (1908-1950) 1949 yılının eylül-kasım ayları arasında yazdığı son romanı Ay ve Şenlik Ateşleri'nde, kalemiyle yarattığı dünyanın bireşimini yapıyor sanki. Kendi geçmişiyle ve okurlarıyla hesaplaşıyor. Amerika'da para-pul sahibi olduktan sonra, İkinci Dünya Savaşının hemen ertesinde doğduğu köye dönen Anguilla, eski arkadaşı Nuto ile yaptığı konuşmalar aracılığıyla çocukluğunun günlerine, kişilerine döner ve direnişçilere ihanet ettiği için öldürülen genç bir kızın ölüsünün yakıldığı ateş, aynı zamanda geçmişin de küllerini savuran bir şenlik ateşine dönüşür. Kişisel anılarla bezeli geçmişi dengeleyen şimdiki zaman da, aynı oranda çetindir ve simgesini ailesini öldürdükten sonra evini tutuşturarak bir başka şenlik ateşi yakan köylü Valino'da bulur. En olgun yapıtı sayılan Ay ve Şenlik Ateşleri'nde Pavese benzersiz bir doğa sevgisini, kırsal kesimin ahlak anlayışını ve yazgıya karşı koymanın anlamsızlığını vurguluyor. Ay ve Şenlik Ateşleri özlemlerin ve olağanüstü bir hüznün romanı.

AĞUSTOS TA TATİL

Cesare Pavese, İkinci Dünya Savaşı’nın acı koşulları içinde yetişen İtalyan edebiyatçılar kuşağından bir yazar. Okurlarımızın Can Yayınları arasında çıkan birçok kitabıyla tanıdığı Cesare Pavese, çürüyen değerlere, yokolan güzelliklere karşı, insanları, coğu kez kırlara, köylere çağırır. Oysa aradığı yalnızlıktır, günümüz insanının yalnızlığı. Ağustosta Tatil, her okunuşta anahtar bir kitap olma değerini yeniden hatırlatan bir yapıt. Bu kitaptaki öyküler, yazıldığı döneme ilişkin belgesel nitelik taşırken, yazarın anlatımındaki şiirselliğin oluşumu ve kuramı konusunda da okura ışık tutar. Öykülerin geçtiği dönemin Torino’sunda büyüyen bir çocuğun yazlarını geçirdiği Piemonte kırları, tepeleri; Po Irmağı kıyılari başlı başına bir şenliktir. Kent, yazları bomboş kalır, oysa kırsal alanlar cıvıl cıvıldır. Torino’lu yazar Cesare Pavese, hem kentini, hem kentinin çevresindeki kırları, köyleri anlatırken, doğayı ve insanları tanımlamada gösterdiği titizlikle okuru dünyasına çek

GÜZEL YAZ

Güzel Yaz, çağdaş İtalyan Edebiyatının en önemli adlarından Cesare Pavese'nin 42 yaşındayken 1950 yılında bir otel odasında intihar etmeden önce tek başlık altında topladığı üç romandan biri. Aynı kitapta yer alan Tepelerdeki Şeytan ve Yalnız Kadınlar Arasında ile birlikte ilk kez 1949 yılında topluca yayınlanan bu çalışması için Pavese, üçleme dememeyi yeğlemişti. `Her biri kendi başına bir kitap olabilir,' demişti yazar, `ancak bu üç romanı birbirine bağlayan, ortak bir ahlak anlayışı, temaların buluşması ve hayal gücünün serbestçe oynadığı oyunlarda yinelenen koşullardır.' Pavese'nin ortak özelliklere sahip bu üç çalışması kırsal yaşam açısından zenginse de temelde kenti, kentliyi ve kent yaşamını anlatır; gençlik coşkularını ve yenilgiyle sona ermiş tutkuları da. Güzel Yaz'ın yazıldığı dönem İkinci Dünya Savaşı'nın ve faşist Mussolini rejiminin en yoğun günleridir. Pavese de, suçlu ama savunmasız, göreneklere yüreklice karşı çıkan, sınırlara dayanan gençlerin yaşantılarını irdeler.

LEUKO İLE SÖYLEŞİLER

Cesare Pavese'nin en iyi kitabı olarak değerlendirdiği Leuko ile Söyleşiler, İtalyan edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da benzersiz başyapıtlarından biridir. Leuko ile Söyleşiler'de Pavese, yaşam gibi, aşk gibi, ölüm gibi insan varoluşunun temel sorunlarını işlemek üzere, insanlığın en güzel yaratılarından birine, mitolojiye döner. Ünlü mitoloji öykülerinden kahramanları karşı karşıya getirerek, onların diyalogları aracılığıyla insanların insanlarla, tanrılarla, yazgıyla, doğayla olan ilişkilerini benzersiz bir kavrayışla aktarır. Mitolojik öykülerin bir çerçeve olarak seçilmesi, hem okura bu öyküleri yeni bir gözle okuma, onları yeni bir açıdan değerlendirme olanağı verir, hem de Leuko ile Söyleşiler'e bir tür kendine özgü tarihsel geri plan yaratır. Belki de yalnızca Vergilius'un Çoban Türküleri'yle karşılaştırılabilecek olan Leuko ile Söyleşiler, eşsiz bir yazarın düzyazı şiirleri olarak da görülebilir.

SENİN KÖYLERİN

Cesare Pavese İtalyan edebiyatında hem kişiliği, hem de yazdıklarıyla özgün bir yere sahip. Hayatı hep yalnız yaşayan Pavese, 1950 yılının sıcak bir ağustos günü Torino'da bir otel odasında intihar ettiği zaman dostları onun eski bir şiirinde düşlediği ölümü bulduğunu anlamışlardı: "Yataktan kalkmak gerekmeyecek / Yalnız şafak girecek bomboş odaya." 1941 yılında basıldığı zaman günün edebiyat eleştirmenlerinin hemen dikkatini çeken Senin Köylerin, Pavese'nin romancılığını başlatan ve İtalyan `yeni-gerçekçiliği' nin öncüleri arasında sayılan bir romandır. Yayınlandığında büyük yankı yapan, alkışlanan, üzerinde tartışılan, ama ağır eleştiriler de alan bu roman, sonunda yeni ve usta bir romancıyı da gün ışığına çıkarmış oldu. Pavese romancı olarak adını duyurduğu ve kırsal kesimi işlediği Senin Köylerin'de, elindeki malzemeyi iyi bildiğini, romandaki kişileri ve köyleri sanattan önce yüreğiyle yoğurduğunu hissettiriyor. İnsanın isteklerini ve yönelişlerini dile getirirken önemli bir yazarın ortaya çıkışını da duyuruyor

TEPELERDEKİ ŞEYTAN

İtalyan edebiyatında yenigerçekçilik akımının kurucusu sayılan Cesare Pavese, bu kitabında cinselliği, aşkı, yaşamı tanımaya ve anlamaya çalışan bir grup gencin bir arada geçirdiği bir dönemi anlatıyor. Yaşadıkları kentin kıyısındaki bir tepeye sık sık tırmanmaktan büyük zevk alan gençler, bir gün orada, bir arabanın içinde, bir arkadaşlarıyla karşılaşırlar. İçlerinde tek evli odur. Öldü sandıkları bu genç, karısına ihanet etmiş, bir kızla birlikte olmuştur. Olaya değişik bir bakış açısıyla yaklaşan gençler, izleyen günler boyunca hem birbirlerini keşfetmeye, hem de aralarında oluşan bir başka aşk üçgeninin yarattığı gerginliğin üstesinden gelmeye çalışırlar. Cesare Pavese, pastoral bir yazar; çoğu yapıtında olduğu gibi bu romanında da doğanın tatlarını, kokularını, renklerini, insan yaşamıyla iç içe, okuruna sunuyor. İkinci Dünya Savaşı'nın en şiddetli günlerinde kendini kırlara 'hapseden', doğadan kopamayan yazar, 'yürünecek kaldırımlar, tadına varılacak günbatımları vardır' diyor. Tepelerdeki Şeytan, klasik romanın uzağında duran, birkaç gencin yaşam kesitinde insan'ı irdeleyen bir yapıt

1- "kendimi yalniz birakmamak icin butun gece aynanin karsisinda oturdum" diyecek kadar yalniz bir adam


2- italyan yazar. kadın düşmanı. bir otel odasında intahar ederek yaşamına son vermiştir. ay ve şenlik ateşleri en önemli yapıtıdır şahsi fikrimce. yaşama uğraşı isimli son kitabı, aslında güncesi bu sene can yayınları tarafından basılmıştır.

3- üstad "ilan-ı aşk,, ilan-ı harb" gibidir demiştir..
aşk'ı savaşa benzetmiş olması pek anlaşılmıyor tabi genç yaşlarda..


4-1908 torino/ italya doğumlu içine kapanık yazar, sürükleyici olduğu kadar da insan piskolojisini irdeleyek insanı düşüncelere sürükleyen güzel kitap tepelerdeki şeytan'ı yazmıştır.


5-trajik olanla yaşayabilmeyi öğütlemişti bize...oysa herkezden çok kendisi bunu başaramadı.
öyle ki günlüklerini okuduğumuz bu insan, ruhkardeşim pavese , kendini çok iyi tanımak şansızlığına erişmişti. zayıflığını ve bu zayıflığın aldatıcı nedenlerini görebiliyordu.ne var ki görmek yaşamımızı tam anlamıyla değiştirebilecek gücü bize veremiyor. aşk denen durumu ifade edebilmiş ve yazgısına boyun eğecek kadar da onun dışına çıkabilmiş incelikte biri...

6- ilk dokunuşta boyundan büyük laflar ediyormuş izlenimi veren, oysa ki yalnızca biz gibi bir adam, bizi bize anlatan bir adam. kadın düşmanı olduğu da külliyen yalan*.

7- "kadinlar kendilerini gucsuz olana bir idol, guclu olana bir esya gibi sunarlar."

8- kitaplari kotu emellilerin onune koymadan once tanrinin dusunmesi gerekirdi tabii. ama gercekten de komik seyler cikarabiliriz "yasama ugrasi" kitabindan pavese'nin. kotu emellerim yok ama.

9- ay ve senlik atesleri ile noktayi koyan pavese, hep uzaklara gidip de geri donenleri anlatan pavese*, tezer ozlu'nun izini surup de son roman ay ve senlik atesleri'ndeki marangozunu buldugu pavese..


10- kadınlarla hep kötü deneyimleri olmuş, şansız bir adam. hepsi bu*.

11- turkce'ye "senin koylerin" ismiyle cevrilmis bir kitabi da olan, kendi hayatina kendisi son vermis italyan yazar. bu kitabin onsozunde bir dostuna yazdigi uzunca bir mektup yer alir. bu onsozu defalarca okudugum halde, kutuphanemi karistirirken kitap elime gectikce bi daha bi daha okurum.


12- fazla değil, 40 yıl kadar dayanabilmiş dünyaya.. o yıllar boyunca da kendini ciddi şekilde itip kakmış. şairliğini daha çok severmiş kendi ama diğerleri nesirleriyle ilgilenmiş en çok. halbuki bir teneffüs şairidir cesare pavese. yazdıkları arasından "acaba evde bekleyen bir kadını olsaydı yine de yazar mıydı" sorusu çıkarılabilir mesela..

12- ... yaşama uğraşından vazgeçerek kendini derin bir uykuya bırakmış olan yazar*

13- dünyadaki insanların yarısı yazarın kendisi kadar -ölümüne- karamsar olsaydı, şakir eczacıbaşı, oscar wilde'ın değil de, bu adamın aforizmalarını toplar toparlar cilt cilt kitap yapardı herhalde.

14- "sıkılgan katillerdir intihar edenler. sadizm yerine mazohizm."

15- "gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşayacağı bir zindandır."

16- "yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermemekten başka bir şey değildir. bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi."

17- "birisine iyilik etmeye çalış. çok geçmeden onun hoşnutlukla parlayan yüzünden nasıl tiksindiğini göreceksin."

18- "günleri değil, anları hatırlarız."

19- bir yansımasını tezer özlü'de, antitezini de hemşerisi leo buscaglia'da bulur, ama aynı sonu paylaşmaları da bu dünyanın en trajikomik olaylarından biri değil midir, sorarım size.

20- "hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır." - cesare pavese

21- insan giyinip kuşanmak için para kazanan tek hayvandır! insan bir başkasını kendinden daha fazla sevemez,kendini kurtarmayı beceremeyeni kimse kurtaramaz! gibi hafif klişeden lafları vardı yalnız kadınlar arasında da,

22- tezer özlü'nün yegane ilham kaynagı..

23- ... alinti:

"insan kendini bir kadina duydugu ask yuzunden oldurmez.
ask -her turlu ask- bizi tum ciplakligimiz, sefilligimiz, duskunlugumuz ve hicligimizle aciga vurdugu icin oldurur."

24- "parasiz olan sey en pahaliya malolan seydir. nicin? cunku bize karsiliksiz olduklarini anlama cabasina malolurlar da ondan.”

25- "hicbirsey bekelemedigimiz kimselere karsi yuksekten bakmak. onlardan uzak durmak kucumser bir alaycilikla ya da soylulara ozgu bir umursamazlikla davranmak kolaydir. boylelerinin bizim icin hicbir onemi yoktur.sadece oyalanma, gosteris bahanesidirler bizim icin.kendini ustun gorme denir bu davranisa .ama birinden bisey istemek zorunda kaldigimiz zaman karsimizdaki insan istedigimizi bize vermeme hakkına sahip oldugu icin onunla esit bile degil ondan daha asagi durumdayiz.

...ALINTILAR...

a) "insan bir kadini eninde sonunda basından atacagina gore,
bunu bir an once yapmasi daha iyidir."

b) "hicbir kadin para icin evlenmez; butun kadinlar bir milyonerle
evlenmeden once, ona asik olacak kadar kurnazdirlar." (sf:134)

c) "...kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır
şiire karşı. bu bakımdan "eylemci" insanlara
benzerler-bütün kadınlar "eylemcidir" aslında. gençken,
kurnazca bir nedenle şiire ilgi duyarmış gibi görünürler:
şiir, kadınların gerçek saydıkları her şeyin kökünde
yatan bir coşkunluktan, bakhos ayinlerine özgü bir
coşkunluktan doğar. kadınlar, toy ve özentili oldukları
zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman
içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir
duyguyu hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar... " (sf:124)