hekartes.sitemynet.com
Ana Sayfa... Su Altı Resimleri ve Dalış Merkezleri Su Altı Mitoloji Sinema Dinlediklerim Heykel Fotoğraf Pavese Hayyam Hayyam'in Rubaileri.. Düşünürler Eski İsimler Pedro Almodovar Sairler ve Siirleri Hekartes kim?? Tuhaf Kelimeler Felsefe Akımları Felsefe Konuk Defteri...

Felsefe


"l'Homme revolte"
Varoluşçuluğun isyankarlığı

albert_camus.gif

jean_paul_sartre.gif

İnsanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan bir felsefi öğreti olan varoluşçuluk, insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun raslantılar içinde oluşu, güvensizliği ve insanın kendini aşmak için çabalamasına yönelik olan bir hareketi ve bir akımın ifadesini aramak söz konusudur. Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa'da ortaya çıkan ve aslen felsefi bir akım olan Varoluşuluk, ya da Existansialism, Martin Heidegger, Karl Jaspers,Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty'nin temelinde çalışmaları ile bulunduğu bir akımdır. Yığınlaşma içinde, kitle içinde sıradanlaşan bireyin kişisel sorumluluğunu kollektif sistem içerisinde yitirişi üzerine benliğini sorgulayan insanı merkezine alan bu akım, modern dünyada bireyin durumunu ve yok oluşunda bile kendisine özgülüğün olmayışını irdeleyen varoluşçuluk, "bütün yurttaşların eşit hak istemesi, hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılaması" gibi özelliklerden dolayı belirli bir güce ait olması, belirli bir aidiyet duygusunu aramasından dolayı bireysel olarak belirli bir toplum üstü önemden kendisini soyutlamasına yönelir.

Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna giren ve her alanda bir toplumsallaşma ile karşılaşan insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma gelmelerini eleştiren varoluşçuluk akımı, getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü ile birlikte artan protesto duyguları ile beslenmiş ve 20. yüzyılın kaosunda kendisine bir yer edinmiştir. İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı elegeçirmesi neye yarar? sorusunu tüm değer yargılarının ana körükleyicisi olarak öneren Varoluşçuluk, Varoluş, özden önce gelir ve insan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur. önermelerini öne sürmekte ve bireye belirli bir seçim yapmasını ve kendi benliğini sorgulamasını, hatta topluma gerekirse baş kaldırmasını aşılamaktadır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:

1) Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüşbilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır. Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. Yy, insan doğası denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir. Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir. J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

2) Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir. Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

3) Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüşler türlü gerekirciliğin karşıtıdır. Sartre'a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, ve savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum. diyerek aslında toplumsal olgulardan bazı sorumlulukardan tkilenen bireye karşı sorumluluğunu da ortaya koyar.

4) İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar. Bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar der Sartre.

Kierkegaard'ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimlerken, çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre'ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir'in yapıtlarında, Albert Camus'nün roman ve oyunlarında, özellikle de L'Homme revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi. Bu akım doğmadan çok önce dünya edebiyat tarihinin vazgeçilmez isimlerinden Franz Kafka, yaşadığımız dünyada insanoğlunun içinde bulunduğu saçma ortamı ortaya koyarken, "Dava", "Açlık Şampiyonu", "Şato", "Amerika", "Çin Seddi", "Değişim, Ceza Sömürgesi" gibi eserlerinde Kafka, düzenle uzlaşamayan insanları bu İkinci Dünya Savaşı sonrası akımından çok önce anlatmıştır. İnsan bu anlamsız ve saçma dünyada aklını ve mantığını kullanarak hareket etmeli; her türlü haksızlığa başkaldırarak yaşamayı seçmeli; karşılık düşünmeden hayatı sevmeli diyen Camus ve Sartre'ın yanı sıra bu akımın edebiyatta en önemli temsilcileri arasında Simone de Beauvoir ve Andre Malraux ile de 1980'lere dek etkisini devam ettirmiştir ve kendisine dolaylı olarak yer bulmaya devam etmektedir.

Realizm

tolstoy.gif

dickens.gif

Liberalizmin karşıtı olduğu görüşü çok yaygın olan realizm ya da bilinen adı ile gerçekçilik akımı, bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa'da ortaya çıkmıştır. Sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmek için ortaya konan realizm akımı, hem klasizme hem de halefi olan romantizme bir başkaldırı olarak ortaya çıkmıştır. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konması oluştururken, bu akamın iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola'nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığı teşkil eder.

Fransız edebiyatında Flaubert, Zola'nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya'da Lev Tolstoy, İvan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngiltere'de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika'da Theodore Dreiser, İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileri olup, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir. Türk edebiyatında ise Recaizade, Samipaşazade Sezai, Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur. Ayrıntılı tasfire dayanan ve gerçeğin yansıtılmasında gözleme başvurulan realizm'de duyguların yerini insan ve toplum gerçekleri almıştır. Olayların oluşumunda etkili olan sosyal nedenler incelenmiş; insan kişiliğinin oluşmasında çevrenin önemli olduğu düşünülmüş ve çevre bütün ayrıntılarıyla işlenmiştir. Kahramanlar, hemen her yerde ve her zaman karşılaşabileceğimiz kişiler olurken sanatçı eserinde kendini gizler, kendi görüş ve duygularını eserine yansıtmadan biçim güzelliğine önem veren tasvirlerle betimleme yoluna gider.

flaubert.gif

joyce.gif

Türk edebiyatında Samipaşazade Sezai'nin "Sergüzeşt", Recaizade Mahmut Ekrem'in "Araba Sevdası" adlı romanlarında karşımıza çıkan realizm Nabizade Nazım'ın "Karabibik" adlı romanı köy gerçeğini anlatır. Servet-i Fünun döneminde daha yoğun olarak görülmeye başlanan realizm akımı için Araba sevdası romanından bir pasajı sizlere sunuyoruz: "Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Tabiki arabadan kastımız, günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı arabadır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir. Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir. Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel'in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir. Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane gayesi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca'da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber merakını celbeder, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. İşte bundan sonraki kısım Bihruz Bey'in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey'in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesidir."

Realizm akımı edebiyatın yanı sıra heykel, sinema ve resimde de kendisini göstermekte olup, 20. yüzyılda realizmi gerçekçi tasvirde yeterli görmeyen Theophile Gautire, Leconte de Lisle, Jose Maria de Heredia, ile Türk edebiyatında Tevfik Fikret'in başını çektiği şairlerce Parnasizm ekolüne uyarlanmıştır. Nesirde ise Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Mallarme ve Türk edebiyatında ise Cenap Şahabettin, Tevfik Fikret'in "Çınar" şiiri, Ahmet Haşim'in çalışmalarını yapmış olduğu Natüralizm ekolünün de çıkış noktasıdır.